Aşk, kavuşamamaktır.

“Aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk” diyen Sezen Aksu’nun kim bilir kaç muhteşem şarkısı vardır aşk üzerine. Sadece Sezen Aksu değil, sayısız sanatçı aşka dair duygularını söze döktüklerinde karşımıza her daim muhteşem hikayeler çıkar. Çoğu zaman bu hikayeleri dinlemek hüzün verici olur; çünkü pek çok aşk hikayesi kavuşamamak üzerine kuruludur. İsterseniz bu hikayelerden birkaçına göz atalım:

 Leyla ile Mecnun

Kays (Mecnun) bir kabile reisinin oğludur. Okulda bir başka kabile reisinin kızı olan Leyla ile tanışır. Bu iki genç birbirlerine aşık olurlar. Ancak Leyla’nın annesi bu aşka sıcak bakmaz ve kızını okuldan alır. Kays, Leyla’yı göremeyince üzüntüden çılgına döner, başını alıp çöllere gider ve Mecnun diye anılmaya başlar. Mecnun’un babası, oğlunu içine düştüğü durumdan kurtarmak için Leyla’yı annesinden ister ancak annesi Leyla’yı çöllere düşmüş deli divane olmuş bir Mecnun’a vermek istemez. Bunun üzerine Leyla evden kaçarak, Mecnun’u çölde bulur fakat Mecnun tamamen kendisinden geçmiştir, Leyla’yı tanımaz bile. Bir zaman sonra ailesi Leyla’yı zengin birine verir. Mecnun, Leyla’nın evlendiğini öğrenince çok üzülür ve Leyla’ya acı dolu bir mektup yazar. Bu arada kocasının ani ölümünün ardından Leyla baba evine döner ve ardından her şeyi göze alarak, Mecnun’u çölde aramaya başlar. Leyla, çölde Mecnun’u bulur; ancak Mecnun onu tanımaz. Leyla üzüntüden hastalanır ve yataklara düşer, kısa zaman sonra ölür. Mecnun, Leyla’nın ölüm haberini öğrenir. Gelip mezarını kucaklar, ağlayıp inler ve oracıkta ölür.

 Aslı ile Kerem

İsfahan padişahının veziri bir Ermeni keşişidir. Padişahın da vezirin de çocukları olmaz. Bir gün şehre gelen bir derviş, padişaha bir fidan verir. Fidan has bahçeye dikilir. Ağaç büyür ve tek bir elma verir. Bu elmayı padişahla vezir paylaşırlar. Padişahın bir oğlu olur, adını Kerem koyarlar; vezirin bir kızı olur, adını Aslı koyarlar. Fidanı veren derviş,  doğacak çocukların birbirleriyle evlenmelerini öğütlemiştir. Çocuklar büyürler ama vezir dini duyguları nedeniyle bu evlenmeyi hoş görmez. Bir gece kızını alıp şehirden kaçar. Çılgına dönen Kerem yollara düşer. Bütün Anadolu’yu dolaşır. Yolda rastladığı herkese Aslı’yı sorar, saz çalar şiir okur. Birkaç kez sevgilisini bulur ancak her seferinde durumu öğrenen vezir Aslı’yı kaçırır. Kerem son olarak veziri ve Aslı’yı Halep’te bulur. Kerem’den hoşlanan Halep paşası, vezir üzerine baskı yaparak Kerem ve Aslı’nın evlenmelerini sağlar ancak vezir Aslı’ya büyülü bir gömlek giydirir. Kerem, gömleğin düğmelerini çözmeye çalışır. Çözülen düğme, diğer düğme çözülürken kendiliğinden iliklenir. Kerem, derinden bir “Aaaah!” çeker. Ağzından ah yerine alev çıkar ve yanar kül olur. Aslı, Kerem’in külleri dağılmasın diye saçını engel yapar. Külün içinde kalan bir kıvılcım Aslı’yı yakar. Sevgililerin külleri birbirine karışır.

Ferhat ile Şirin

Ferhat, nakkaşlık yapan, Şirin’e sevdalı yiğit bir delikanlıdır. Amasya Sultanı Mehmene Banu, kız kardeşi Şirin ile Ferhat arasındaki aşka karşıdır. Şirin’i Ferhat’a vermemek için olmayacak bir iş ister delikanlıdan. “Şehre su getir, Şirin’i sana vereyim,” der. Ancak su Şahinkayası denilen uzak bir yerdedir. Ferhat alır kazmayı eline, vurur kendini dağlara. Gece gündüz kazar, kayaların arasından yollar açar su geçmesi için. Kayalar yarılır, yol verir suya. Mehmene Banu, bakar ki kız kardeşi elden gidecek, Ferhat’a bir haberci yollar. Haberci Ferhat’ı dağlarda bulur, Şirin’in öldüğünü söyler. Ferhat bu sözlerle kendinden geçer, acıya dayanamaz kendini dağdan aşağıya bırakır. Ferhat’ın öldüğünü duyan Şirin, koşup kayalıklara gelir, bakar Ferhat cansız yatıyor, o da atar kendini kayalıklardan aşağıya. İki sevgilinin cansız bedeni akan suya kapılıp gider.

Yukarıdaki hikayeler bilinen en ünlü aşk hikayelerinden birkaçı ve üçünün de ortak noktası aşıkların kavuşamaması. Aşkın kavuşamadıkça büyüdüğünün, engellendikçe adına aşk dediğimiz duyguların nasıl da coştuğunu öyle güzel anlatıyorlar ki? Acaba Leyla ile Mecnun, Aslı ile Kerem, Ferhat ile Şirin birbirlerine kavuşsalardı neler olurdu? Acaba hikayeleri bize kadar ulaşır mıydı? Aşk kavuşamamaksa, aşk engellendikçe güçleniyorsa; acaba bu hikayelerin kahramanları aralarına giren engellerle uğraşmak yerine tek bir kez birbirlerine dokunabilselerdi acaba hikayeleri nasıl son bulurdu? Ne dersiniz….

Share

Post to Twitter

Ayı Balıkları ve Aşk

Aşk üzerine yazı yazmak ip üstünde cambazlık yapmaktan farksız gibi gözüküyor. Her an aşağıya düşüp bir yerinizi incitmeniz mümkün; çünkü insanların aşka dair zihinlerinde yarattıkları inançlar sanılandan daha kötü bir biçimde katılaşmış. Öyle ki; aşkı cinsel arzunun zayıflamış hali olarak tanımlamaya kalkan ben zavallınızın aldığı mesajları görseydiniz şaşardınız.

Açıkçası aldığım tepkileri normal kabul ediyorum çünkü aşk biz insanların yarattığı bir kandırmaca ve bu kandırmacanın bağlı olduğu zincirleri kırmak çok zor. Ancak ben yine de çabamdan vazgeçmeye niyetli değilim; aşkın gerçek dışı bir olgu olduğunu ve biz insanlar tarafından yaratıldığını ispatlamak için sizlere ayı balıklarını anlatmak istiyorum.

 Ayı balıklarını bilmeyeniniz yoktur. Hani şu kocaman ve sevimli yaratıklardan bahsediyorum. Ayı balıklarının en büyük özellikleri gruplar halinde yaşamaları ve birlikte hareket etmekten keyif almalarıdır. Yalnız başına yaşayan bir ayı balığına rastlamak zordur çünkü bir arada oldukları sürece güçlüdürler ve yaşamda kalma şansları artar. Ayı balıklarının üreme davranışları kalabalık gruplar halinde yaşadıkları için ciddi sınırlar ile çizilmiştir.

Ayı balıklarında grup liderliğini tüm erkek ayı balıklarını kavgada yenen erkek ayı balığı yapar ve gruptaki tüm dişiler lider erkek ayı balığı ile çiftleşirler. Gruptaki diğer erkekler çiftleşme dönemi geldiğinde çiftleşme yasağı ile sınırlanırlar; arada sırada lider erkeğe karşı gelip gruptaki dişilerden biri ile çiftleşmeye kalkışırlarsa, lider erkek olaya müdahale edip teşebbüste bulunan erkeği fiziksel anlamda yıpratır.

Ayı balıklarının hikayesi son derece basittir; üreme zamanı geldiğinde dürtülerine cevap verirler, çiftleşmek için çabalarlar, diğer erkekleri kavgada yenebilen erkek ayı balığı dişilerle çiftleşir ve hikaye bu şekilde devam edip gider. Görüldüğü üzere ayı balıklarının hayatında aşkın esamesi bile okunmazken ve çiftleşmek için birbirleri ile kavga edip dururlarken; biz insanlar gelişmiş beyinlerimiz sayesinde tatmin edemediğimiz cinsel dürtülerimizin sonuçlarını adına aşk dediğimiz farklı bir yapılanma sayesinde şiddet yerine güzellikle halletmeyi tercih ederiz.

Bu yüzdendir ki; aşk, son derece insani bir olgudur. İnsan olduğumuz için üreme davranışlarımızın doğurduğu sonuçlar ile uygarca başa çıkmaya çalışırız. Şiddetin yıkıcılığı yerine aşkın içimizde yarattığı coşkuyu yaşar yaşatır ve onu yaratıcılığımızı harekete geçiren büyük bir içsel enerjiye dönüştürürüz. Değil midir ki, pek çok sanat eseri aşkın gölgesinde yaratılmıştır; pek çok güzel sanat eseri aşk ile yola çıkan zihinler tarafından üretilmiştir. İşte bu yüzden ayı balıkları ayı balığıdır, insanlar ise insandır.

Kısacası; ayı balıkları aşık olmaz, insanlar ise aşık olurlar…

Share

Post to Twitter

Aşk: Cinsel Dürtünün Zayıflamış Hali

Binlerce yıldır insanlar aşk nedir diye soruyorlar kendilerine ve cevap arıyorlar yana yakıla. Bugüne kadar pek çok değişik açıklama yapılmıştır aşkın ne olduğuna dair. Peki hangisi doğrudur acaba diyecek olursanız; tek bir cevap verebilirim sizlere: Bilmiyorum! Çünkü aşk öyle kolayına tanımlanabilecek bir olgu değil!

Tıpkı diğer pek çok insan davranışında olduğu gibi aşk da tanımlanması zor bir kavramdır. Ancak bazı tanımlar akla daha yatkındır. Mesela Sigmund Freud, aşkın cinsel dürtünün zayıflamış hali olduğunu; bir bireyin diğer bir bireye karşı hissettiği cinsel arzunun anlık bir biçimde tatmin edilemediğinde zayıflayarak aşka dönüşeceğini ve aşkın temelinde cinsel istek ve arzularımızın yattığını söyler.

Gündelik yaşantımız içerisinde, birlikte yaşadığımız insanların oluşturduğu toplulukta belli bazı kurallar mevcuttur. Sokakta gördüğünüz herhangi bir insana istediğiniz şekilde davranamazsınız, onunla istediğiniz şekilde cinsel ilişkiye giremezsiniz ya da ona istediğiniz şekilde şiddet uygulayamazsınız, tüm bu eylemler toplum tarafından yasaklanmıştır.

Freud, cinsel dürtülerimizin içinde yaşadığımız toplumun kurallarından ötürü engellendiğini, bu yüzden bastırdığımız cinsel dürtülerin şekil değiştirip aşka dönüştüğünü söylemektedir. Diğer bir deyişle; insanın uygarlaştıkça içindeki hayvani yönünü dönüştürmeye, değiştirmeye çalıştığını ve bu esnada adına aşk dediği yeni davranış kalıpları geliştirdiğini söylemektedir.

Nihayetinde insan hayatta kalmak için ve soyunu devam ettirmek için çabalayıp duran, fizyolojik alt yapıya sahip bir varlıktır. Hal böyle olunca üreme içgüdüsünün aşk meşk işlerindeki en önemli içsel enerji olduğunu söylemenin hiç de yabana atılacak bir fikir olmadığını düşünüyorum. Orman kanunlarının yerini uygar sosyal ilişkiler ağının aldığı insan yaşamında içimizde kabarıp duran istek ve arzuların şeklini neden değiştirmiş olmayalım ki?

Öyle ya; diğer türlüsünü düşünmek bile garip geliyor insana. Kör tuttuğunu öper misali, her karşımıza çıkan kadın ya da erkekle çiftleşmeye çalışsaydık herhalde çok daha farklı bir yaşam sürüyor olurduk şimdi! Ki zaten hayvanlar bile böyle yaşamıyorlar, çiftleşmek için onların bile kuralları var. Bizim geliştirdiğimiz kurallardan birinin adı; evlilik, diğerinin adı; aşk.

Kısacası; sevişmek isteyip sevişemeyince aşık oluyoruz. Bu da bizim içimizdeki hayvanla – insan arasındaki dengeyi nasıl kurduğumuzun en güzel göstergesi. Peki meseleyi bu kadar basite indirgemek mümkün mü ya da aşk denilen o büyülü şeye böyle basit bir bakış açısıyla yaklaşmak doğru mudur? İnanın ben de bilmiyorum, ancak benim için aşkı cinsel dürtünün zayıflamış hali olarak tanımlamak mantıklı geliyor. O yüzden de; her gün yeni bir aşka yelken açarım diyenleri dikkatli olmaya davet ediyorum; çünkü sadece cinsel enerjiniz biraz fazla yükselmiş olabilir, o kadar….

Share

Post to Twitter

←Önceki